Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image
Scroll to top

Top

Prof No Comments

Çevre Koruma

Çevre Koruma, doğal kaynakların ya da belli bir ekosistemdeki bütün çevrenin, yasal, kurumsal, bilimsel ve teknolojik düzenlemelerin de yardımıyla planlı biçimde korunması. 20. yüzyıl sonlarında, insanlığa, erişilebilen en yüksek yaşam düzeyini sağlama amacını içermeye başlamıştır.

Besin, su, hava, ısı gibi yaşamı sürdürmek için gerekli kaynaklar binlerce yıldır insanlar tarafından kullanılmaktadır. Ama günümüzde artan nüfus baskısı, gelişmiş teknoloji ve insanların artık yalnızca temel gereksiniırilerin karşılarırrıasıyla yetinmeyip dinlenme, eğlenme vb etkinlikler için de yeterli alan ve kaynaklar istemesi, doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı artırmıştır. Belli bir yaşam düzeyi sağlamak için tarımda ve bilirnde gelişkin tekniklerin kullanılması gerekir. Doğal kaynakların gelecek için de korunması gerektiğinin bilincini taşıyan akılcı bir yaklaşımla bu kaynakların kullanımının denetlenmesi, doğadaki besin kaynaklarının tükenmemesini ve doğal çevrenin bozulup yok olmamasını sağlayacaktır.

çevrecilik

İlk insanların çevreyi korumak için önlemler almasına gerek yoktu; zaten sayıları çok azdı ve teknolojileri de çevreye önemli bir zarar veremeyecek kadar kısıtlıydı. Çok sayıda insanı bir araya toplayan kentierin gelişmesiyle çevre kirlenmesi gibi sorunlar da ortaya çıkmaya başladı. Antik Çağdan kalma bulun tu larda çevre kirlenmesine ilişkin kanıtIara rastlanır. Atinalılar ve Romalılar her türlü atığı kent dışında açılan çukurlara boşaltırdı, Tarihçilere göre, Roma’da görülen pek çok salgın hastalığın başlıca nedeni bu çukurlara cesetIerin de atılmasıydı. Ortaçağda kentlerin daha da gelişip karmaşıklaşmasıyla çevre kirlenme si önemli boyutlara ulaşınaya başladı. Caddelere ve suyollarına çöp dökülmesini önlemek için çeşitli yasal önlemler alındı ve hava kirliliğine karşı ilk yasa 1273’te Ingiltere’de çıkartıldı. Yaklaşık 1306’da Londra’da bir adam kömür yaktığı için idam edildi ve 1388’de Parlamento, hendeklere ve akarsulara çöp dökülmesini yasakladı. Ama ne çöp dökmeye, ne de kömür yakmaya karşı getirilen yasal önlemler etkili olabildi. Çöpleri pencereden caddeye boşaltma alışkanlığı, ortaçağ ve Rönesans Dönemi boyunca sürdü.

Sanayi Devrimi’yle birlikte, çevre kirlenmesinin etkileri de ilk kez kendini göstermeye başladı. O dönemin teknolojisi, dar alanlarda yoğunlaşmış sanayi tesislerinin yol açtığı kirlenme ve gürültüyü önlemeye yeterli değildi. Klorür, amonyak, karbon monoksit ve metan gibi hava kirleticilerin etkisiyle bronşit ve zatürree olayları artmaya başladı. Sanayi atıkları su kaynaklarında da kirlenmeye yol açtı. Sanayileşmenin ilk geliştiği ülkelerden İngiltere’de, 19. yüzyıl ortalarında, yoğun nüfuslu bölgelerdeki su kirlenmesi ciddi bir sorun durumuna gelmişti. Bu dönemde Thames ırmağından yükselen kötü kokular Londralıların yaşamını oldukça güçleştiriyordu. Bu arada, su kaynaklarına boşaltılan sanayi atıkları pek çok kolera ve tifo salgınına neden oldu. 19. yüzyılda Avrupa’da, havayı kirleten, insan sağlığı için tehlike yaratan, gürültü yapan işletmelere karşı çeşitli cezalar da içeren önlemler uygulamaya kondu. Bunun ilk örneği, 15 Ekim 1-10’da Fransa’da çıkartılan bir yasadır. İngiltere’de de, 1821’de buhar makinelerinin sağlığa zararlı etkilerini, 1857’de de hava kirlenmesini önlemek amacıyla birer yasa çıkartıldı. 1881’de de ABD’de, Chicago kentindeki yoğun hava kirliliğine karşı benzer bir yasa çıkartıldı.

20. yüzyılda sanayinin hızla gelişip yaygınlık kazanması, kentlerin büyümesi, yaygın motorlu taşıt kullanımı, nükleer enerji üretimi ve yeni kimyasal maddelerin, zararlı ilaçlarının ve plastiğin geliştirilmesiyle çevre kirlenmesi çok ciddi boyutlara ulaştı. Ozellikle motorlu taşıtlar yüzünden, pek çok büyük kentte hastalık ve ölümlere yol açan aşırı hava kirliliği dönemleri yaşandı. Aralık 1930’da, Belçika’nın sanayi bölgelerinden Meuse ırmağı vadisinde 4 gün süren sis, 60 kişinin ölümüne ve yüzlerce insanın hastalanmasına yol açtı. 1950’ler ve 60’larda da çeşitli yerlerde benzer olaylar görüldü. 1980’lerin başında, Ankara’da, birkaç gün boyunca aşırı yoğunlaşan sis yüzünden okullar ve işyerleri tatil edildi.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra sanayideki gelişmenin büyük bir ivme kazanması çevre kirlenmesini artırırken, çevre sorunlarına karşı duyarlığın ve ilginin de gelişmesine neden oldu. Batı Avrupa’da, çevrecilerin ve başka baskı gruplarının verdiği mücadeleler sonucunda pek çok siyasal parti çevre sorunlarını da programına almak zorunda kaldı, bu konuda yasalar çıkartıldı ve kamuoyunda çevre kirlenmesine karşı duyarlık gelişmeye başladı. 1970’lere değin çeşitli ülkelerde, hava kirlenmesini önlemeye yönelik pek çok yasa çıkartıldı. 1972’de Stockholm’de toplanan Dünya Çevre Sorunları Konferansı’nda sulardaki kirlenmeye ağırlık verildi; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 19 Mayıs 1972’de kabul ettiği Avrupa Toprak Antiaşması da su ve toprak kirlenmesinin önlenmesine yönelik hükümler içeriyordu. İtalya’da 21 Kasım 1984’te çıkartılan ve 1 Ocak 1991’de yürürlüğe girecek olan yasa ile doğanın yok edemeyeceği malzemelerle üretilmiş olan ambalaj ve paketlerne yasaklandı. Böylece, uzun vadede çevre kirlenmesinin başlıca öğelerinden biri olan plastik ürünlerine karşı önlem alındı. Çevre koruma çalışmalarının bakanlıklar düzeyinde örgütIü biçimde yürütülmesi, Hollanda, Belçika, Avusturya ve AFC’de Sağlık Bakanlığı içinde; Kanada, Isveç ve Japonya’da Tarım Bakanlığı, Orman Bakanlığı ve benzeri bakanlıklarda; Fransa ve Ingiltere’de ise yalnızca çevre sorunlarına ayrılmış bakanlıklarda gerçekleştirilir.

Osmanlı Döneminde, 19. yüzyılda tarihsel ve kültürel varlıkların korunmasına ilişkin çeşitli yasal düzenlemeler yapıldı ve gerek Osmanlı, gerek Cumhuriyet dönemlerinde çevre sorunlan benzer yasalar içinde ele alındı. Doğrudan doğal çevrenin korunmasına yönelik ilk düzenleme 9 Ağustos 1983 tarihli Çevre Kanunu’dur. Daha önceki Belediye Kanunu ve Hıfzıssıhha Kanunu’nda da çevre korumasına İlişkin hükümler yer almakla birlikte, bunlar dağınık ve yetersizdi. Çevre Kanunu, çevre koruma alanında ilke ve hedefleri belirleyecek, bu konudaki plan ve programlan inceleyip onaylayacak ve eşgüdüm sağlayacak bir Yüksek Çevre Kurulu ile doğrudan başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığı ve iller düzeyindeki Mahalli Çevre kurullan öngörüyordu. Çevre Müsteşarlığı, 8 Haziran 1984 tarihli kanun hükmünde kararnameyle Çevre Genel Müdürlüğü adını aldı. 903 sayılı kanun hükümlerine göre 1 Şubat 1978’de Ankara’da kurulan Türkiye Çevre Sorunlan Vakfı, ülkede çevre sorunlanyla ilgili araştırma, yayın, kamuoyu eğitimi gibi çalışmalan yürüten en etkili gönüllü kuruluştur. Türkiye’nin çevre sorunlanıun dökümünü yapan, Çevre Kanunu’nu hazırlayan, nüfus-çevre-ekonomi-ekoloji ilişkileri üzerine konferanslar ve yanşmalar düzenleyen vakıf, kuruluşundan bu yana geçen sürede elli kitap çıkartarak Türkiye’de çevre konusundaki yasa eksikliğini de gidermeye çalışmıştır.

Çevre Kanunu’nun içerdiği en önemli ilkeler şunlardır:

1) Çevrenin korunması hedefine ulaşmak için alınacak önlemler kalkınma çabalarını olumsuz yönde etkilememelidir.

2) Çevre kirlenmesinin önlenmesi, sınırlandırılması ve kirlenmeyle mücadele için yapılacak harcamalar kirleten tarafından karşılanır (kirleten öder ilkesi).

3) Çevreyi kirletenler ve çevreye zarar verenlerin neden olduklan zararlardan dolayı sorumlu tutulabilmeleri için kusurlu olmalan koşulu aranmaz. Kirletme yasağını (madde 8 ) çiğneyenler için o yerin en büyük mülki amiri tarafından verilecek ağır para cezalan öngörülmüştür (m. 20-23).

Türkiye’de, sanayi ve kentleşmede hatalı yer seçimi, çevre sorunlan konusunda bilgi eksikliği ve birçok somut örneğe karşın konunun yeterince önemsenmeyişi çevre sorunlanıu artırmaktadır. Bununla birlikte 1980’lerin ikinci yansından başlayarak çevre koruma sorunu sıkça gündeme gelmiş ve komuoyunda konuya karşı belli bir ilgi oluşmuştur. Güneybatı kıyılannda kurulması planlanan ve çevreyi kirleteceği kaygısıyla büyük yankı uyandıran Gökova Termik Santralı, kamuoyunun ilgisi açısından bir dönüm noktası olmuştur.

1980’lerde gerçekleşen ve uzun vadeli etkileri olan bazı önemli olaylar da, çevre korumanın ne kadar ciddi ve acil biçimde ele alınması gerektiğini bir kez daha gösterdi. Bd olaylar, 1984’te Hindistan’ daki Bhopal’ da ABD şirketi Union Carbide Corporation’a bağlı bir böcek ilacı fabrikasından yaklaşık 45 ton meti! izosiyanat gazııun çevreye yayılması, 1986’da SSCB’deki Çernobil Nükleer Santralı’nda gerçekleşen ve 30’u aşkın ölümün yanı sıra zaman içinde pek çok kanser olayına yol açacağı sanılan kaza, 1987’de Sandoz ilaç fabrikasından sızan kimyasal maddelerin Ren ırmağındaki canlıların yok olmasına ve ırmağın yıllarca temizlenemeyecek biçimde kirlenmesine neden olması ve gene aynı yıl bilim adamlannın atmosferdeki ozon katmaıunın delindiğini açıklamasıydı.


Yorum Yap